Ağrı dediğimizde neden bahsediyoruz?

Kişi, ağrı çekme ‘faaliyetini’ bir varlık olarak nesneleştirerek ona bağımsızlık veriyor. İnsanların, bedeni üzerindeki hâkimiyetine, ağrıyı dinleyip ona itaat ederek ve onunla mücadeleye girişerek boyun eğdiğini, daha sonra onu dile getirmeye çabaladığını hatırlatıyor yazar:

Ali Bulunmaz

kulturservisi.com


Ameliyat olanlar, sağlık sorunlarıyla karşılaşanlar, migrenle yaşayanlar vd. ağrıyı bilir. O, anlatılamayan ve kişinin kendisine göre tariflerle aktardığı bir sorun. Yani onun dili, bir şekilde yetersiz tanımlamalardan oluşuyor. Tarihçi Joanna Bourke’ın deyişiyle ağrı, ‘insanın içindeki en yakarıcı tonları açığa çıkaran ses’. Bourke, bu sesin ‘hasta’ ile ‘hekim’ arasındaki iletişimi sağladığını söylerken ağrının, bedenin kıvranışının bir göstergesi olduğunu ekliyor.

Bourke, kaleme aldığı “Ağrının Hikâyesi”nde, ağrının bireyin yaşamına ait olduğunu ve onun öyküsünün bir parçası hâline geldiğini anlatırken bu durumun klinik bir karşılaşmaya nasıl dönüştüğünü, tarih, edebiyat ve sosyal bilimler literatüründen örneklerle açıklıyor.



Acıyı tarif etmek

Bourke, kitabı yazma amacını ‘Kendi ıstıraplarımızı ve başkalarınınkini tespit etmemize yardımcı olmak, bunu yaparken daha âdil ve yaratıcı dünyalar ortaya çıkarabilmek’ diyerek aktarıyor. Bu cümle, konunun psikolojik, tıbbi, sosyolojik, felsefi, antropolojik ve tarihi tarafını gösteriyor bize.

Bedensel ıstırabın anlatımına kafa yoran Bourke, ‘çocuğun uysallığını bozmayan’ ama yeri geldiğinde ‘bir devin kaldıramayacağı kadar güçlü olan’ ağrının tarih boyunca nasıl algılanıp tarif edildiğine yoğunlaşıyor.

Yazar gibi ağrıya odaklanan Dr. Peter Mere Lathau, kişinin deneyimleriyle bildiği ve sözcüklerle açıklamakta zorlandığı bir durumdan bahsediyor. Başka bir deyişle kişi, ağrıyı ancak totoloji yoluyla karşısındakine aktarabiliyor; ‘insan ağrı çekiyorsa ağrı çekiyordur, deneyimini ağrılı diye betimliyorsa ağrılıdır.’

Bourke, ağrının kişinin hayatını yaratma ve yeniden kurma özelliği bulunduğunu anımsatırken mevcut durumun sorunsallaştırılıp tarihselleştirilmesinde siyasetten, klinik çalışmalardan, teoloji ya da deneyimlerden yola çıkarak nitelendirmelerde bulunduğunu belirtiyor. Diğer bir ifadeyle ağrı tarihyazımının şekilleniş sürecini ortaya koyup onun ‘tarihini yazmaya soyunan tarihçiye göre ağrının kesin, ontolojik bir varlığı olduğunu varsaymak, duyum temsillerini dilsel temsillerle karşılaştırma anlamına gelir’ diyor.

Duyumsananla tarif edilen hep örtüşmeyeceği gibi herkesin kendisine göre bir ağrısı bulunduğu da ortada. Bourke, bunun yine de ortak bir ağrı dilinin oluşturulmasını engellemediğini söylüyor; onun keskinliğini, şiddetini ve acısını aktarma babında bir buluşma bu:

“Ağrılar algılamaya benzer; yara ya da tehlikeli uyaranın kendisi değil, yarayı ya da uyaranı değerlendirme, dünyada olma ya da bir olayı adlandırma biçimidir.”

Kişi, ağrı çekme ‘faaliyetini’ bir varlık olarak nesneleştirerek ona bağımsızlık veriyor. İnsanların, bedeni üzerindeki hâkimiyetine, ağrıyı dinleyip ona itaat ederek ve onunla mücadeleye girişerek boyun eğdiğini, daha sonra onu dile getirmeye çabaladığını hatırlatıyor yazar:

“Toplumla bağlantılı olma kanımızda vardır, başka bir deyişle fizyolojik beden, etkin bir sosyal ve siyasal anlam deposudur. Ağrı çeken insanlar iletişim kurar: ‘Canım yanıyor!’ çığlığı, sadece bilgi aktarmaz, işbirliğine de teşvik eder. Bu, her zaman kamusal bir pratiktir.”



Ağrıyı metaforlarla anlatmak

Ağrının varlığı, beden ve zihin birlikteliğini yansıtmakla kalmaz, sosyal etkileşimleri, davranış biçimlerini ve dil sistemlerini de ortaya koyar. Birbiriyle ilişki hâlindeki bu süreçler, Bourke’a göre ağrıyı ve onun aktarımını karmaşıklaştırır:

“Dil, bedenlerle ve sosyal ortamlarla diyaloğa girer. Kültürel etkileşimler metinlerini doğal, toplumla bağlantılı olma öncesi bir bedene sadece ‘yazmaz’; fizyolojik bedenler ve dil sistemlerinin yaratılmasında işbirliği yapar. Bu bedenler (‘metin olarak beden’ metaforunun ima ettiği üzere) sosyal kaydı bekleyen oluşumlar değildir sadece, hem sosyal dünyaların yaratılmasında hem de onlar tarafından yaratılan faal amillerdir.”

Antik dönemlerden bu yana ‘ağrı’ ve ‘acı’, sözcüklerin ötesine geçen deneyimlerdi. Benzetme ve başka deneyimlerle eşleştirmeler, çeşitli tanımlama girişimlerinde kullanıldı, hâlâ kullanılıyor. Bourke, ağrıyı iletme biçimlerinin yıkıcı olmadığını, kişilerin ayrıntılara başvurarak bu süreci yeniden ve yaratıcı şekilde canlandırdığını söylerken ‘ağrı anlatıları üretken olabilir’ diyor: Bazıları ağrıyı, kimsenin kendisiyle konuşmasına tahammül edemediği bir süreç, bazıları düşünmeme ve bitmek bilmez bir endişe hâli, bazıları ise bedene bir saldırı, gerçekliğin aşıldığı durum, iş göremezlik, çaresizlik, karanlık, istemsiz hareketler bütünü ve enerji yitimi diye niteliyor.

Bourke, ağrıyı betimlemek için metaforların da iş gördüğünü; ıstırabın ‘bir fare kemirmesine’, ‘suyun kaynamasına’, ‘dayak yemeye’, ‘testere kesiğine’, ‘yaralanmaya’, ‘canavara’, ‘nefessiz kalmaya’, ‘mengeneye’, ‘çekiçle dövülmeye’ ve ‘yanmaya’ benzetildiğini hatırlatıyor. Yazar, ağrının kişinin önüne engeller koyduğunu ve bunu aşmak için herkesin dile tutunduğunu anlatırken hayal gücünü çalıştırdığını ve zengin mecazi bir retorik oluşturduğunu anımsatıyor. Bu retorik, yaşamdan olduğu kadar mitlerden, dinlerden ve tıptan esinlenebiliyor.



Ağrı anlatıları ve teşhis, kişiyi kendisine dikkat etmeye, daha doğrusu içinden yükselen çığlığı dinlemeye yöneltiyor. Ağrının ve ıstırabın, insanın vücudunda yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu göstermesi, rutinin yıkılışı demek. Kişi anlatırken teşhisi koyacak doktor da anlamak durumunda. Söz konusu iletişim, hem ağrının nedenini bulmayı hem de onu gidermeyi kolaylaştırınce ağrı anlatısı, metaforik olmasının yanında işlevselleşiyor.

‘Daha iyi ıstırap çekmeyi öğrenmek’

Ağrının dışavurumu için sözcüklerin her zaman yeterli olmadığını anımsatan Bourke’a göre el kol hareketleri, sızlanmalar ve yüz ifadeleri bu süreçte önemli birer araca dönüşüyor.

Ağrıyı anlatmanın, anlamanın, okumanın, göstermenin, jest ve mimiklerle ifade etmenin yegâne amacı onu dindirmek ya da etkisini en aza indirmek. Tıbbi müdahale, ağrı kesiciler ve telkin buna yönelik ‘çözümlerden’ bazıları. Onlar, tedavilerin gelişimiyle beraber, bağımlılık tehlikesi gibi ahlaki bir kaygının tarihini de ortaya koyuyor Bourke’ın ifadesiyle.



Ağrının dindirilmesine giden yolun, aynı zamanda bir anlam dünyası olduğunu belirtiyor yazar. Son sözü, kitabın tamamında bunu işleyen Bourke’a vermek gerek:

“Ağrı içindeki insanlara ulaşırken her zaman, belli anlarda ve yerlerde bulunan insanların ihtiyaç ve arzularını tanımlamaya çalışmamız gerekir. Acılı bir dünya, hâlâ bir anlam dünyasıdır. Tarih bu süreçte yardımcı olabilir. Geçmişteki insanların ağrılı rahatsızlıklara nasıl ayak uydurduğunu öğrenerek ‘daha iyi ıstırap çekmeyi’ öğrenebiliriz belki.”

Site Yaptırmak mı İstiyorsunuz

Kurumsal ve e- ticaret siteleri için doğru yerdesiniz

Kurumsal Site: 890 TL

E- Ticaret Sitesi: 1490

Bilgisayar Ekranları

Mesai Saatlerimiz

Hafta İçi 09-17 Arası

Yerimiz

Akyol mahallesi, Atatürk Bulvarı No: 111/B Şahinbey - Gaziantep

bilgi@mirkitap.com

5539207655

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter