top of page

Şehrin veya Devletin Varlık Sebebi

Siyaset Bilimcilerin genel olarak devletin varlık sebebi olarak, insanların tek başına karşılayamayacağı ihtiyaçlarını karşılamak, insanlararası kaosu engellemek, eşitliği sağlamak gibi sebeplerle devletin varlık sebebini açıklarlar. Meseleye bu açıdan yaklaşırsak insan tekil olarak ihtiyaçlarını karşılayamayan, kaostan kurtulamayan, aralarında eşitsizlik ve zulüm olan varlıklar olur ki bu durumda devlet her bakımdan “kutsal” sınıfına yükselir.



Akıl En Büyük Peygamberdir
Şehrin veya Devletin Varlık Sebebi

Şehir, devlet ve medeniyetlerin kuruluş sebebi veya devletin varlık sebebi hakkında tarihten bu yana birçok teori ortaya atılmıştır. Siyaset Bilimcilerin genel olarak devletin varlık sebebi olarak, insanların tek başına karşılayamayacağı ihtiyaçlarını karşılamak, insanlararası kaosu engellemek, eşitliği sağlamak gibi sebeplerle devletin varlık sebebini açıklarlar. Meseleye bu açıdan yaklaşırsak insan tekil olarak ihtiyaçlarını karşılayamayan, kaostan kurtulamayan, aralarında eşitsizlik ve zulüm olan varlıklar olur ki bu durumda devlet her bakımdan “kutsal” sınıfına yükselir. Bu sefer tek başına devletin, “hürriyetleri engelleyici” bir konuma sıçraması zaruri bir durum arzeder. Hatta sırf insanları korumak için insanları öldürme hakkı bile devletlere verilebilir bir konuma düşebiliriz. Bu noktada faşist, diktatör, katliamcı devletlerde ister istemez meşru hale gelir.


Batılı araştırmacılar devleti ve oluşum sürecini de genellikle “evrimsel” açıdan değerlendirmekten özel bir zevk alırlar. Buna göre ilkel insanın devleti yoktu ve sonraları devlet kurarak modernleşti. Devletlerin oluşum sürecinde değişik teorilerde ortaya atılmıştır. Bu teorilerin en başında “aile” teorisi gelmektedir.

Aile teorisi, devletin temelinin ailedeki “baba otoritesi” olduğunu söyler. Buna göre aileler ihtiyaçlarını kendileri karşılayamadıklarından birleşme gereği duymuşlar ve bu da devletleri oluşturmuştur. Friedrich Engels, ilk toplumun ana-soycu olduğunu tek eşlilik veya nikâh olmadığından erkeğe nispet edebilecek bir soy olmadığını söyler. Kadın yüzlerce erkekle beraber olduğundan doğacak çocuk hiç kimseye nispet edilemezdi. Bu sebeple ilk insan toplumlarında devlet ve mülkiyet ilişkisi yoktu. Daha sonra baba-soycu bir kavram ortaya çıkmış ve aileler oluşmaya başlamış ve ailenin oluşmasıyla birlikte başta miras olmak üzere mülkiyet ilişkileri ortaya çıkmıştır. Erkek soycu yaklaşımda kadın, parasından dolayı erkeğe bağımlı idi ve bu bağımlılık ilişkisi hetairizm ismini verdiği bir tür fahişelikten başka bir şey değildi. İşçi sınıfında ise erkek egemenlik yoktu ve kadın ve erkek eşit varlıklar olarak kabul ediliyordu. Buna göre devlet, bozulmanın bir sonucudur. İnsanların birbirlerine boyun eğmesinin tarihsel sürecini ifade eder. Aile teorisinin savunucularından Filozof Robert Filmer, ailenin temelinin Tanrı’nın yöneticilik hakkından vazgeçip erkeğe yöneticilik hakkını vermesiyle oluştuğunu iddia eder ve insanlar arası eşitsizliğin yaratıcının bir tercihi olduğunu söyler. Bütün bu teorilere göre devlet, eşitsizliğin, egemenliğin hatta yer yer sömürü ve köleliğin bir sembolüdür. Bu teoriye göre devlet, medeniyetin değil ilkelliğin bir sonucudur. İnsanları hayvanlardan ayıran en önemli unsurun şehirler kurmak ve medeniyet inşa etmek olduğu göz önüne alınırsa bu devlet teorisinin sakatlığı ortaya çıkar.


Bir başka devlet teorisi de “biyolojik devlet” teorisidir. Bu teoriye göre devlet, insanın izdüşümüdür. Teoriye göre devlet kendiliğinden ortaya çıkmış ve insan gibi fonksiyonlara sahip bir yapıdır. Nasıl insan, birçok organa sahip ise devlette insan gibi organlara sahiptir ve organların görevi gibi devletinde görevi vardır. Beyin, vücudu yönetir; devletin beyni de idarecilerdir. Ekonomi, insan vücudundaki mide gibidir. Bu teorinin sahipleri de tarihte Platon ve İbn-i Haldun olarak kabul görmüştür. Burada da temel mantık; insan ihtiyaçlarını karşılayamaz ve bu sebeple eşitsizliğe de sebep olsa insanlar devletleri kurarlar.


Bir başka tez, toplumsal sözleşme teorisidir. Buna göre insanlar kendi akıl ve hür iradeleriyle toplumsal sözleşme çerçevesinde örgütlenirler. Bunun sebebi karmaşadan kurtulmak, barışı sağlamaktır. Çünkü “insan, insanın kurdudur” ve “herkes herkesle savaş” halindedir. Eğer devlet olmazsa insanların birbirini yok etmesi kaçınılmaz sondur. İnsanın barış içerisinde yaşadığını iddia eden filozoflardan olan John Locke’de var olan barışın korunması için devletin varlığını savunur. Burada “neye göre barış” sorusu havada kalır. Ayrıca burada insanlar, ister istemez özgürlüklerinden vazgeçmek zorunda kalacaklardır.


Filozof Karl Marx, devletin özel mülkiyetin korunması kaygısıyla burjuva (zenginler) tarafından kurulduğunu iddia eder ki buna göre devlet, fakirler ayaklanmasın ve köle olarak hayatlarını devam ettirsinler diye vardır. Burada da devlet, ilkellikten başka bir şey değildir.


Filozof Franz Oppenheimer’e göre devlet kuvvetlinin zayıfı ezmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Bütün bu teorilerde insana bir zayıflık yüklenmektedir. Teorilerin ortak noktası burasıdır. Buna göre devlet, bir medeniyetin sonucu ortaya çıkmamıştır ve insanın devlet kurması hayvanların ortak yaşam kurmasına benzemektedir. Meseleye medeniyet ve şehir kavramı ekseninden baktığımız zaman bu sefer, medeniyetler ve şehirlerin aslında anlamlı yerler olmadığını insanları kafese tıkan yerler olduğu sonucuna ulaşırız ki bunun doğru olmadığı açıktır. Bu sebeple devletin varlık sebebinden önce insan nedir, özellikleri nelerdir, insanın devlet ve şehir kurmasının anlamlı manası nasıl oluşur gibi sorulara cevap bulmamız gerekir.


Yorumlar


bottom of page